Tüm dünyada işçilerin karşı karşıya oldukları en önemli konulardan bir tanesi, siyasi temsiliyetleri sorunsalıdır. Geleneksel işçi örgütleri sağa doğru sürekli bir gelişim göstererek, sosyalizm fikrini bir kenara attılar. Bu yazıda Peter Taaffe (İngilterer ve Galler’de Sosylist Parti’nin genel sekreteri) tarihten ve yakın zamanda İtalya’da ve Almanya’daki gelişmelerden ve de herşeyden önce Brezilya’daki taze deneyimlerden dersler çıkarıyor.

Dünya çapında işçi sınıfı hareketi için cevaplandırılması gereken merkezi bir soru, belki de şuan en belirleyici soru, bağımsız siyasi bir sesin, işçilerin, bir ya da birden fazla kitle partisi biçimindeki örgütlenmelerin yokluğudur.

Berlin duvarının ve nefret edilen Stalinist rejimin devrilmesi, planlı ekonomilerinin de yıkımını beraberinde getirdi. Bu, işçi sınıfı ve özellikle de onun sınıf bilincinin üzerinde önemli etkileri olan önemli tarihsel bir dönüm noktası oldu. Bunun doksanlı yılların uzun dönemli ekonomik büyüme ve neo liberal kapitalizmin amansız hücumlarına denk gelmesi, Sosyal demokrat ve „komünist“ partilerin temelinin çürümesine neden oldu. Geçmişte Lenin ve Troçki tarafından „burjuva işçi partileri“ olarak tanımlanan bu partiler, baştan sona burjuvazinin oluşumlarına dönüşmeleri ile „işçi“ tabanlarını bütünüyle kaybettiler. Bu durum işçi sınıfının kuşaklardan beri sahip olduğu –Büyük Britanya bağlamında, yüzyıldan fazladır- kitle karakterli platforma artık sahip olmadığı anlamına geliyor.

Ancak, tarihte Marksistler’in böyle bir durumla karşı karşıya kalmaları ilk değil. Ne Marks ne de Engels işçi sınıfının sadece ajitasyon, propaganda, hatta onların güçlü teorik fikirleri ile, bağımsız bir sınıf olacakları ve dolayısıyla da sosyalist bilince ulaşacakları görüşünde değildi. Bu yüzden Marks kendi teoritik fikir hazinesini sulandırmadan, işçi sınıfının dağınık güçlerini daima birleştirmeye çabalardı. Birinci Enternasyonal’in kuruluşu, bu çabaya bir örnektir.

Marksistler, Enternasyonal’de İngiliz sendikacılar, hatta anarşistlerle çalışıyorlardı. Marks daima, işçi sınıfının mevcut örgütlülük ve bilinç seviyesinden yola çıkar, onları, paha biçilmez çabalar harcayarak, daha yukarı bir aşamaya taşımaya çalışırdı. Birinci Enternasyonal, işte bu devasa görevi yerine getirmişti. Paris Komününün yenilgisinden ve Bakunin önderliğindeki anarşistlerin sabotaj ve geçimsizliklerinden sonra, Birinci Enternasyonal, tarihsel misyonunu yerine getirmiş olarak lav edildi. Kitle partilerinin gelişmesi ve sosyalizmin kabulünü sağlayan İkinci Enternasyonal’in kuruluş koşullarını yaratan, bu deneyimler olmuştu.

Engels ve İşçi Partisi Sorusu

Marx gibi aynı temel yaklaşım tarzını, örneğin 19. Yüzyılın sonunda Büyük Britanya’da işçi sınıfı „uzun kış uykusundayken“, Engels de uyguladı. Sabırla, o zamanki „sosyalist“, hatta „Marksist“ sekter güçlerin karşıtlığına rağmen „çalışan adamın bağımsız partisinin“ propagandasını yaptı. Mesela, kendisini, formel olarak „bilimsel sosyalizmi“ savunan Social Democratic Federation ile ilişkilendirmiyordu. Bir zamanlar 10.000’e varan üyesi olan bu [örgüt] diğer güçlere ve özellikle de işçilerin bağımsız bir partisini oluşturmak için, onları bir araya getirme düşüncesine karşı, ultimatist (son raddeci) ve sekter bir tutum takınıyordu. O tarihte, işçi hareketi içinde, tarihsel olarak adı Marks’la birlikte anılan Engels’den daha büyük bir teorisyen yoktu. Engels Britanya işçi sınıfının o zamanki mevcut bilinç ve siyasi örgütlülük seviyesi karşısında, “ileriye doğru gerçek bir adımın” bir düzine programdan daha değerli olduğu fikrinde ısrar ediyordu. Bu, sonradan Labour Party [İşçi Partisi]’nin gelişimi ile teyit olmuş olan, Büyük Britanya’da “tertemiz” lekesiz Marxist bir örgütün kitlelerce kabul edilip sahiplenilmesinin, ancak ve ancak, işçi sınıfı kitlelerinin daha önce “kendi” bağımsız parti deneyimlerini geçirmesiyle mümkün olabileceği varsayımının kabulüydü.

Lenin de Labour Partynin, sosyalist prensiplere sahip olmadığı halde kuruluşu karşısında aynı tutumu almıştı. „Labour Party sınıf mücadelesini kabul etmezse bile, sınıf mücadelesi Labour Party’yi muhakkak kabul edecektir“ şeklinde savunuyordu. Rus Devrimin’den sonra Büyük Britanya’da gelişen keskin bir sola dönüş ile –çok belirgin devrimci çıkışlarla –bu durum da teyit edildi. Bu, Labour Party’de, sosyalizmin hedef olarak kabul edildiği meşhur „dördüncü madde“ (Clause Four) biçiminde ifade buldu. Bu madde ta 1995’te, „Burjuva entristi“ olan Blair tarafından kaldırılacaktı.

O tarihten beri de „New Labour“ın (Yeni İşçi Partisi) yozlaşma süreci durdurulamaz ve değiştirilemez halde devam etti. Bu durum Tonny Benn gibi, neo liberalizmin „New Labour denizindeki“ izole, sol reformist bir dış karakolunda bekleyenlerin beyhude umutlarına rağmen geçerlidir. Bu yozlaşmanın sadece ideolijik sonuçları olmadı, aynı zamanda işçi sınıfı mücadelelerinin üzerinde somut bir etkisi oldu. Burjuvazi Stalinizm’in yıkılmasını dünya çapında ideolojik bir karşı devrim için kullanmakda çok başarılı oldu. En büyük tesir de sosyal demokrasinin tepesindekilerde ve sendikaların sağ kanadında kendini gösterdi. Piyasayı heveslice kucaklamaları, burjuvazinin, neo liberalizmi Thacher’ın „başka alternatif yoktur“ parolasıyla satma becerisini güçlendirdi. Seksenlerde bu düşünce, daha güçlü bir şekilde reddediliyor olmasına rağmen, bugün, sosyal demokratların eski önderleri ve sendikaların sağ kanadı sayesinde, destek alıyor.

Şehirdeki Tek Oyun

Reformist „burjuva işçi partileri“ henüz mevcutken, egemen sınıf, en azından sağına soluna bakma zorunluluğunda hissediyordu kendisini. Bu partiler burjuvazinin „çok ileri“ gidememesine etki yapan, belli bir ölçüde, en azından bir parça „denetim organları“ idiler. Günümüz Almanyasındaki durum bunun altını çiziyor. Oskar Lafonaine’nin liderliğindeki DIE LINKE (Sol)’nin ortaya çıkışı –[ikisinin de] bütün eksikliklerine rağmen –sosyaldemokratların (SPD) üzerine etki ediyor. Merkel’ın Hiristiyan demokratlarıyla bir burjava koalisyonuna dolanmış olan SPD, gerek seçim sonuçları gerekse de üye sayısı açısından dramatik bir çöküntü yaşadı. Diğer taraftan, SPD’ye olan desteği, DIE LINKE, kendisine çekti ve DIE LINKE şuan araştırma sonuçlarına göre yüzde onikilerde. Ve bu durum. yine Sosyaldemokratlar’ı, işsizlerin haklarına acımasız saldırılar gibi, daha önce kendilerinin koalisyonunda ve önceki Schröder hükümetlerinin elliyle hayata geçirdikleri bazı „reformlara“, şimdi karşı olmaya zorladı.

Günümüz Almanyasındaki durum bunun altını çiziyor. Sendika yöneticileri „New Labour’a alternatif ne“ diye soruyor. Cevapları ise, bir soygunda, kurbanın, soyguncunun ayaklarını kapanması gibi, işçi sınıfına ve sendika liderlerinin, kendilerine vuran Brown’ın bacaklarına sarılmak oluyor. Seçimler Büyük Britanya’da nerdeyse bir kaba güldürüye dönmüş durumda. Çünkü, “ortanın karmakarışıklığında”, bütün büyük partilerin aralarında esaslı bir fark görülemiyor. Çoğunlukçu seçim sistemi, gerçek bir “seçim”in yokluğuyla birlikte düşünüldüğünde, “Guardian”dan Polly Toynbee’nin de işaret ettiği gibi, önümüzdeki seçimlerin “marjinaller” (kararsız seçim bölgeleri) tarafından belirleneceği anlamına geliyor. En nihayetinde, bu seçim bölgelerindeki seçim sonuçlarını belki de 20 000 kaygan seçmen belirleyebilecektir.

Bu durum, sendikaların en tepesinde kemikleşmiş sağcı bürokratik bir kastın baskınlığıyla el ele gidiyor. Etkin işçi mücadelelerine devasa bir fren etkisi yapan UNISON’da (Büyük Britanya’da en büyük kamu çalışanları sendikas ç.n.) Prentis ve diğerleri de bunlara dahildir. –kısa süre önce, belediye işçilerinin grev oylamasında ve posta işçilerinin mücadelesinde de görüldüğü gibi. Ancak, tabandaki çok büyük hoşnutuzluk, bu durumun, politik ve işletme düzleminde bir karşı meydan okuyuş olmadan sürmeyeceği anlamına geliyor. Solun, buna bağlı olarak da sendika solunun, ciddi bir karşı duruşu olamadığı sürece, Brown, sendikaları, özellikle de yöneticilerini küçümsemeye devam edecek ve kendinden emin halde: „New Labour, şehirdeki tek oyundur“ tavrında olacaktır.

Fransa işçi sınıfı da, haklarına ve çalışma koşullarına saldırıp parçalamakta kararlı olan Sarkozy hükümetine karşı, içinde bulunduğu destansı mücadelede, kendini benzer bir çıkmazla karşı karşıya buluyor. Son 15 yılda Fransız burjuvazisinin işçi sınıfıyla bu tarzdaki her karşı karşıya gelişi, kendi için ya kısmi yenilgi ya da beraberlikle bitmiştir. Ancak Fransız burjuvazisi, Avrupa ve uluslararası sermayenin gerisine düştüğü görüşünde olduğu için „bu sefer“ işçi sınıfını, ödünler vermesi için zorlamaya çok kararlı. Kitle partisi formunda bir kitlesel çekim gücünün yoksunluğu, işçi sınıfının Fransa’daki mücadelesini zayıflatmakta hiç süphesiz bir faktördür.

Sarkozy, son seçimleri güya “bloke edilimiş toplum” ile karşı karşıya olan kendi hükümetine karşı bir kampanyayla kazanabildi. Bunu yapabildi, çünkü Ségolène Royal ve onun artık burjuva olmuş partisi “Sosyalist” Parti, onu zerre kadar bile zorlamadı. 35 saatlik haftalık çalışma süresiyle ilgili laflarını, seçimlerin hemen ardından geri aldı. 1995’te Fransız işçi sınıfı, bujuvaziyi ve onun “Juppé planını” yendiklerinde bile, kitle tabanlı politik bir alternatifin yoksunluğu kendini hissettiriyordu. O zaman kapitalistler her ne kadar maglup edilmiş olunsa da, bunu ileriye taşıyabilecek alternatif bir hükümet ve politik bir kitle partisi olamadığından, gerekli bütün sonuçlar elde edilemedi.

Brezilya Dersleri

Böyle bir durum Brezilya’da, Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (P-SoL)’nin kuruluşundan dolayı mevcut değil. Bu parti, Lula hükümetinin, 2002 seçimlerinin akabinde sağa kaymasına isyanın sonucu olarak 2004’te kuruldu. Kuruluşu ve gelişimi, bu partinin Brezilya için çok önemli olmasının ötesinde, uluslararası çapta işçi ve sol hareketler açısında da bir çok ders içeriyor. P-SoL’un kuruluşu, Lula ve onun İşçi Partisi (PT) hükümetinin, Brezilya kapitalizminin buyruğuyla, kendilerine saldırı şeklinde gerçekleşen hızlı ihanetine karşı öfkelerinin bir ürünüydü.

Bu gelişmelerden önce, Berezilya solunun bir kısmı hatta bunların içinde Troçkist geçmişi de olan bazıları, Lula’nın „sol bir hükümeti“ iktidara getireceğine dair umutlar beslemişti. Üstelik bu durum, Lula, daha seçimlerden önce neo liberalizmin „Washington Konsensüsü“ –özellieştirme, düzensiz çalışma koşulları, yabancı sermaye önünde eğilme – karşısında pes ettiğini ima etmişken söz konusuydu. Sağa kaymasını, „sosyal demokrat“ neo liberalizmin baş rahiplerinden aldığı övgülerden de görebiliyoruz. Blair ve Mandelson, geçmişte Lula ve PT’ye salıdırıyolarken, şimdi ise o, onlardan sadece övgü topluyor. Söylediklerine uygun olarak, Lula Brezilya kapitalizm ve empeyalizminin „güvenilebilir bir yardımcısı“ olduğunu kanıtladı. Fakat devlet sektörü çalışanlarına saldırıları, PT içindeki muhalefeti tahrik etti, ki içlerinden Heloisa Helena, Baba und Luciano Genro gibilerin de olduğu bazı parlamenterler bunu keskin bir şekilde dile getirdiler. Adı geçen vekiller ve bir başka milletvekili, Lula tarafından, emeklilik reformu programını reddettikleri için alelacele partiden atıldılar.

Aldaltılmış olma duygusu çok güçlüydü, çünkü Lula –Blair’den farklı olarak –köken olarak Brezilya işçi sınıfının en derinlerinden geliyordu. P-SoL, Brezilya solunun en mücadeleci kesimlerini bir araya getirdi. 2004 yılındaki kuruluş kongresinde parti belirgin biçimde sosyalistti ve oldukça solda duruyordu, katılımcıların çoğunluğu Troçkist geçmişe sahiptiler. Troçkizm, Latin Amerika’da sağlam köklere sahip, özellikle de Brezilya ve Arjantin’de, ve iki ana akımda ifadesini buluyor: Ersnt Mandel’in IV. Enternasyonal Birleşik Sekreterlik (IV. Bir-Sek) ve Nahuel Moreno liderliğindeki „Morenocu“ örgütler. „Morenocu“luk ve örgütü Liga Internacional des los Trabajadores (LIT – Uluslararası İşçi Birliği), bir zamanlar ultra sol bir politikayı (şehir gerilla hareketine verdiği ciddi destekte dahil) oportünizmle birleştiren Mandel’e karşı bir tepkinin ifadesiydi, ki bunun akabinde de bu, IV. Bir-Sek’in Brezilya’da dağılmasını yol açtı. Eski taraftarlarından bazıları Lula hükümetine bakan olarak katıldılar.

Morenocu gelenekte takdire şayan, özverili işçiler bulunuyor, bunlardan çoğu büyük fedekarlıklar göstermiş ve bazıları da işçi davasını canlarıyla ödemişlerdir. Özellikle de Brezilya ve Arjantinde. Fakat, Mandel’e karşı Moreno’nun muhalefeti, aynı zamanda kaba bir tarzda ifadesini buldu. Ve Moreno kendisi de, 1980’lerdeki MAS’ı (Sosyalizm Hareketi- LIT’in o zamanlardaki Arjantin seksiyonu, ç.n.) abartmasıyla görüldüğü gibi, ağır ultra sol (sol komünist ç.n.) hatalar yaptı. MAS Arjantin’de hatırı sayılır bir güç olmuşsa da, Moreno, bunun „iktadarı ele geçirme“ becerisini abartmıştı. Ölümünden sonra veliahtları birçok hata yaptı, ki en önemlisi, Stalinizmin yıkılmasıyla ilgilidir. Bu yıkılış sürecini,tek taraflı bir tarzda, „ilerici“ olarak sunuyorlar. Bu, uluslarası burjuvazinin, kapitalizm için Wall Street Journal’ın başlığıyla „kazandık!“ şeklindeki tutmuyla tezatlık taşıyor.

Bu hataların sonucu, yok olmaya başlayan Morenocu taban uğruna, Morenocu hareket kendi içinde çok sert bir rekabete girişti. Sonuç ise, çeşitli örgüt ve „enternasyonal“ler biçiminde, Morenocu’luğun dağılması oldu. Muhalif bir durum ortaya çıktığında, farklı fikirler –CWI-İşçi Enternasyonal’i Komitesi’nde olduğunun aksine –ele alınıp sonuna kadar tartışılmaktansa, lider kadronun alışa gelmiş tepkileri, SWP’nin (Socialist Workers” Party, Britanya’daki Tony Cliff’ci bir parti ç.n) stilinde, gelişi güzel atmalar, ya da „ayrılmaya yönelik talep ve diretmeler“ oluyordu.

Erken Başarı

Yine de, P-SoL’un kuruculurının çoğu PT’den geldiler ve Troçkist geçmişe sahiptiler. 2006’deki başkanlık seçimlerinde, Mandelci gelenekten gelen başkan adayı Heloisa Helena, Lula’nın sözde „geleneksel soluna“, alternatif sol olarak, yaklaşık yedi milyon oy aldı. Bu, çok genç bir parti için muhteşem başarıydı. PT’nin 1982 yılındaki ilk seçim sonuçlarından daha büyüktü ve Socialismo Revolucionario (SR) ve CWI gibi yeni bir kitle partisinin gerekliliği argümanını sunan bütün güçler için, önemli bir doğrulamaydı. SR’in, P-SoL’ün kurlmasında öncülüğü buradan kaynaklanıyor. SR, partinin ilk aşamalarında kaynaklarını ve bürolarını sundu ve partinin ulusal yürütme kurulunda temsilcisi vardı. Her şeyden önce de, bu yeni parti, platform ve akım oluşturma hakkını tanıdı, ki bu, onun son derece demokratik olmasını güvence altına alıyordu.

Yine de parti, Almanya’daki Sol Parti (Die Linke, ç.n) gibi, sınıf mücadelesinin, özelliklede işletmelerdeki anlaşmazlıkların, örneğin 1980’lerde PT ya da Güney Afrika sendika konfederasyonu COSATU’ daki gibi, keskin olduğu bir dönemde değil, bilakis öyle olmadığı bir dönemde doğdu. Sonuncusu ilk zamanlarında oldukça sosyalist ve „devrimci“ idi. Realite, P-SoL üzerinde damgasını bırakmıştır: İşçi sınıfının küçük bir partisiydi ve de öyle kalacaktır. Rus Devrimi’nin artçı sancılarında kurulmuş olan yeni kitle partileri, işçi sınıfının eski örgütleri olan, sosyal dekomrasinin kopmalarıydılar. Eski partilerin aktiv işçilerinin çoğunluğu onlara katılmışlardı. Ama, sosyal demokrasinin aktiv üyeler bakımından oldukça boş olduğu o durum da bile, aktiv olamayan işçiler arasından, geriye kalan mücadeleci olamayan işçiler tarafından destekleniyordu. Bazı durumlarda, işçilerin belli bir çoğunluğu, sadece tarihsel tembellik ve yeni bir devrimci partinin gerekliliğine olan bilinç yoksunluğu gibi nedenlerden, eski örgütlerine tutunuyorlardı. Bu, Lenin ve Troçki’nin iddia ettikleri gibi, yeni komünist partilerin „birleşik cephe“ tatktiğini kullanmalarını, hala sosyal demokrasi bayrağı altında bulunan işçilere ulaşmak ve onları eylemde etkilemek için gerekli kılıyordu.

Komünist partiler şeklindeki yeni formasyonlar (şekillenmeler), yine de devrimci bir dönemde geliştiler ve mücadeleci bir tabanları vardı, işçi sınıfı içerisine yerleşmişlerdi. Bu durum Almanya’ da, şu anda, daha çok seçim temelinde bir fenomen olan Sol Parti için sözkonusu değil. İşçi ve gençlerin sadece küçük bir kısmı partiye katılmaya hazırdılar –Berlin’de ve Doğu Almanya‘da , özellikle çok daha azı.

Bu bölgelerde partiye büyük bir güvensizlikle bakılıyor. Böyle olmasının ardında, Stalinizm’le bağı ve öncelikle Berlin’de ve diğer yerlerde, işçi sınıfının yaşam standardına saldırılarda bulunan koalisyon hükümetlerine katılmaları nedeni yatıyor. P-SoL ortaya çıkışının ilk dönemlerinde farklıydı. Bir dizi Troçkist örgüt ve onlar kadar önemlisi, işçiler, „bağımsızlar“ ve diğerler katmanlardan, önemli bir katılım olmuştu.

Aynı süreçte, Lula hükümeti, sağa doğru kaydıkça tabanından da devamlı büyük bir parçayı dışarıya atıyordu. PT tarafından desteklenen Berzilya Senato’sunun başkanı Renan Calheiros yolsuzluklar yüzünden istifa etmek zorunda kaldı. Bir çok şeyin yanında, ilişkisinden üç yaşında bir çocuğu olan eski bir gazeteciye para sağlamakla itham ediliyor. Brezilya, burjuva partilerinde yuvalanmış yolsuzluklara alışık. Ama Renan’ın yanlış davranışının hikayesi „artık çok fazla olan bir skandal“ idi. Kamoyu baskısı. Lula’yı Renan’ı makamından uzaklaştırmasına zorladı.

Ancak Mayıs 2005’den beri Lula hükümetinin peşini yolsuzluk iddiaları bırakmıyor. Başlarda bu iddialar ciddi sorunlara yol açıyordu, ancak yolsuzluk Brezilya siyasi hayatına o kadar sinmişti ki; Brezilya halkı, politikacılarından başka birşey beklenemeyeceği düşüncesini kanıksamıştı. Kongre milletvekillerinin yüzde 30’unun hala sürmekte olan ceza davaları var. Gerçekte, birçokları mahkeme cezalarından kendini kurtarmak için vekil olmaya çabalıyor. Bir araştırmaya göre yolsuzluk miktarının gayrisafi milli hasılanın yüzde 0,5’ine denk geldiği tahmin ediliyor. PT, bir zamanlar yeni bir toplum için sosyalist vizyonuyla, „başka“ olarak görülüyordu. Bugün, Avrupa ve başka yerlerde eski sosyal demokrat ve komünist parti şefleriyle aynı şekilde, kapitalizmin, ona dahil olan „pork barrel“ (bu terim siyasi desteğin satın almasını tanımlıyor, ç.n) felsefesini kabullenmiştir.

Brezilya burjuvazisi, kapitalizmin çıkarlarını savunma görevini yerine getirdiği için, Lula hükümetiyle barışmıştır. Milyonlarca Brezilyalı „ilk defa tüketici oldukları“ (Financial Times) için, kredilerde ve iç talepte bir patlama oldu. Fakat ABD ekonomisinin ayaklarının altındaki toprak kaydığında ve Brezilya malları için devasa bir pazar olan Çin’i etklilediğinde, Brezilya‘nın durumunun ne olacağı ise ayrı bir konu. Brezilya ekonomisinin büyüme oranlarının sadece yavaşlaması halinde bile, bu, milyonlarca insan için felaket anlamına gelir. Bu durum, özellikle de Lula hükümetinden, günlük yaşam sorunlarında bir nebze de olsa düzelme bekleyen milyonlarca yoksul Brezilyalı için de geçerli.

Dünya ekomomisinin toparlanma süreci, tarım ve hizmet sektörlerinin, hatta sanayi sektörünün büyümesiyle oldu. Bu süreçte, tüketici harcamaları da arttı.

Bu durum asgari ücretin ve yoksullar için sosyal harcamaların bir nebze yükseltilmesi, ve de 2003’ten beri hacmi ikiye katlanan kredilerin yaygınlaştırılmasıyla desteklendi. [Bu krediler] GSMH’nın aşağı yukarı yüzde 35’ine takabül ediyor. Kısa süreli bir ekonomik büyümeden dolayı, yeni iş olanakları (düşük ücretli de olsa) için umutları artan milyonlar için, dünya çapında bir ekonomik küçülmenin ya da bir resesyonun, korkunç etkileri olabilir.

Hükümetin iddiasına göre Temmuz 2007’den önceki on iki ay içinde 1.2 milyon yeni istihdam yaratılmış. Bu durum, toplumun en yoksul tabakalarının ve hatta işçi sınıfının da bir kısmının, Lula hükümetinden faydalandığı anlamına gelir. Bu nedenle Lula’ya verilen büyük seçim desteği henüz kaybolmadı. Ancak orta sınıflar ekonomik krizi en fazla hissediyor, özellikle de hava yolları şirketleri. Onlar çoğunlukla hükümete karşı, bir duruş sergiliyorlar. Ekonomik, sosyal ve siyasi durum, bunlara uygun olarak patlamaya oldukça elverişli.

Önemli ama sınırlı yüzde altılık seçmen tabanını büyütmek için P-SoL, hala Lula’nın ve PT’nin arkasında kararsızca duran işçi sınıfından „önemli rezervleri“ kazanmaya göre kendisini konumlandırmalıdır. Brezilya’yı gelmekte olan fırtınalı ekonomik ve sosyal dalgalar sarsmaya başladığında, bahsedilen katmanlar, bu çapadan kendilerini koparacaklardır. Ama P-SoL, bu katmanlara cevap veren politika, starateji ve taktikler uygulamaz ise, onların bu partiye geçeceğinin garantisi yoktur.

Koalisyon Tuzağı

İtalya’daki Rifondazione Comunista (PRC)’in gelişimi P-SoL ve Brezilya için bir çok dersler ve uyarılar taşıyor. Başlangıçta sadece en mücadeleci ve gelişkin katmanları çekmiş olsa da, PRC’nin kuruluşu, İtalya işçi sınıfı için ileriye doğru devasa bir adım anlamına geliyordu. Özellikle de Bertinottis’in liderliğinde, Demokratik Sol (DS –eski Komünist Parti’nin çoğunluğu)’un tabanının sağa kaymasına rağmen, PRC DS‘nin tabanını zayıflatamadı. Bunu bir nedeni, PRC’nin tutarsız duruşu, her şeyden önce de dinamik ve sınıf mücadelesi zemininde olması gereken bir politikaya mal olan, seçimlere yaptığı vurguydu. PRC’nin tutarsız duruşuydu; seçimlere atfettiği önem, dinamik ve sınıf mücadelesi temelinde olması gereken bir politikadan daha belirleyiciydi.

Her şeyden önce parti, kapitalizme karşı uzlaşmaz bir işçi politikası izlemek yerine koalisyon bataklığının içine battı. Hatta daha „milli blok“ oluşturulmadan önce, PRC yerellerde bujuva partileriyle iktidarı paylaştı. Bu kaçınılmaz olarak yerellerde işçilere ve onların sendikalarına saldırılara götürdü, ki işçilerin gözünde bunun sorumluluğunu PCR taşıyordu.

Burdan yola çıkarak, Prodi’nin çevresindeki burjuva partileriyle, ulusal alanda formel bir koalisyon kurmak, çok önemli bir adım değildi. Başlarda PRC, 1996’da „zeytinağacı“ hükümetini dışardan destekliyordu. Bakanlık makamının „avantajları“ ve bu makama özgü tuzaklar ,PRC için, olmadığı halde, hükümetin, işçi sınıfı ve sendikalara saldırılarılarından dolayı, PCR’ye karşı hoşnutsuzluk oluşmuştu. Bu da Berlusconi’ye geri dönüş yolunu açtı. Şimdi ise, PCR İtalya’da bir adım daha ileri giderek, resmen, Prodi hükümetine katıldı. O, Brezilya’daki Lula gibi emekliliğe, eğitime ve İtalya işçi sınıfının daha önceki tüm kazanımlarına saldırılarda bulunuyor. Meclis başkanı Bertinotti’nin liderliğinde PCR kendine özgü bir işçi partisinden „kızıl şeylere“ (bazı İtalyan sol partilerin bir birliği, şimdi „Gökkuşağı Birliği“ denilmekte, ç.n.) katılarak kabuk değiştiriyor, ki bu sadece başka bir liberal, kapitalist bir partinin oluşturulması için yapılmış bir kamuflaj.

PCR’deki bu süreç daha tamamlanmış değil, fakat P-SoL ve işçi sınıfının diğer yeni örgütleri için, koalisyon politikaları sürdürmeleri halinde oluşabilecek sorunlar konusunda, uyarıda bulunuyor. Net bir politikaları olmazsa, bu partiler kitle hareketinin gelişmesi için bir başlangıç noktasından çok, ölü doğan oluşumlardan birisi olur. Fakat, burjuva çevrelerinin, kendilerine uyum sağlaması yönünde yaptığı büyük baskılar, özelde işletmeler temelinde, genelde de sosyal hareketlerde, sınıf mücadelesini yükseltmeye yönelik müdahaleleriyle şekillenen seçim profilinin, P-SoL yönetiminin üzerinde belirli bir etkisi var.

Sağa sapma

Bu, seçimler esnasında radikal politikaların aşağıya çekilmesiyle kendini gösterdi, özellikle de başkanlık adayı Heloisa Helena tarafından. Olabildiğince çok oy alma hedefi uğruna bu gerçekleşti. Kürtaj hakkına karşı da ifadelerde bulundu, ancak bu yüzden P-SoL üyelerinin büyük bir bölümüyle çatışma yaşadı. Heloisa Helena’nın pozisyonuna karşı, delegelerin çoğunluğu P-SoL’un son kongresinde amansız bir mücadeleye girişti. Ama onun çevresinden, özellikle de Rio Grade Del Sul’den milletvekili Luciana Genro gibi kişiler P-SoL’u “paratik”, yani daha sağ bir parti yönünde değiştirmeye çalışıyorlar. Bunlar, PT’den kaçıp artık P-SoL’ geçmiş olanlarla güçlendiler.

Hep birlikte bu güçler, P-SoL’u sağa kaydırmakta başarılı oldular, ki bu da yine içinde Socialismo Revolucinario’nun etkili olduğu bir sol muhalefetin oluşturulmasını tetikledi. Bu muhalefet, P-SoL’un kongeresinde kongeresinde yüzde yirmibeşin biraz altında oy aldı. SR’ bunu, P-SoL’un içinde en kararlı sol örgütlerden oluşan “Dörtlerin Bloğu”yla, bir birlik cephesi oluşturarak daha da geliştirmeye çalışıyor. Bu da, SR’nin ve hepsi de Troçkist gelenekten gelen diğer grupların, bütün Brezilya’da genişleyebilmesinin yolunu açtı.

Bu gelişmeyle ilgili olarak bazı tarihsel paralellikler mevcutur. Hitlerin 1933’teki zaferinin ardından, Komünist Parti’nin ciddi bir direniş örgütlemediği zamanda, mevcut “Enternasyonaller”de derin bir kriz oluşmuştu. Troçki yeni, “dördüncü” bir enternasyonal’in gerekliliğini dile getirdi. Ordan, Troçki’nin, son derece önemli, diye ifade ettiği “Dörtlerin Bloğu” partileri ortaya çıktı. Bu blok, Marks ve Lenin’in prensipleri temelinde “yeni bir Enternasyonal” için bir bildiri imzalayan dört partiden oluşuyordu; Almanya’da Sosyalist İşçi Partisi (SAP), Hollanda’da iki parti, Devrimci-Sosyalist Parti (RSP) ve Bağımsız Sosyalist Parti’den (OSP) oluşuyordu.

O zamanki “Dörtlerin Bloğu”, bugünkü P-SoL’daki dörtlerin bloğundan çok daha ileri hedefler beliremişti, ancak temel sorun aynıydı: Solun işçi sınıfı hareketi içerisindeki gücü nasıl en yüksek seviyeye çıkarılabilirdi? O zamanki blok, Troçkist olmayan partilerin önderlerinin kararsızlıkları nedeniyle, süreklileşen yeni bir oluşum olarak gelişme göstermedi. Brezilya durumunda, örgütler politik olarak birbirilerine çok daha yakın duruyor ve siyasi netliğe ulaşılması durumunda, P-SoL içerisinde birleşik bir güç oluşturulması için büyük bir şans mevcut.

Aynı İtalya’daki ‘erken’ PRC deneyimlerinin gösterdiği gibi, P-SoL’da da, yeni bir partinin sağa doğru kayması, etkisinin ve üye sayısının otomatik olarak artacağı garantisini vermiyor. Ama P-SoL’daki sol, PCR’deki soldan daha net ve daha çok potansiyele sahip. Bu durumun bu şekilde gelişmesinin nedeni ise, PRC içerisindeki Troçkist örgütlerin yanlış temel politikaları savunmasıydı. ‘Geç’ Livio Maitan liderliğindeki Bir-Sek’i; Bertonitti’nin liderliğinden ayırabilmek nerdeyse mümkün değildi. Uzun bir zaman aynı “fraksiyonun” parçalarıydılar ve buna uygun olarak da IV.Bir-Sek ciddi bir güç kazanamadı. Diğerleri ise ya sol komünist bir pozisyona sahiptiler ya da salt propaganda örgütleriydi; yani yaptıkları, çok bilmiş bir yorumculuktu.

Brezilya’nın Dörtlerin Bloğu

P-SoL içirisindeki şuanki örgütlü sol muhalefet, politik olarak çok daha güçlü. P-SoL’un içindeki Dörtlerin Bloğu örgütlerinin birleşik cephesi, daha çok Brezilya’nın kuzeyinde Belem’de tabanları olan Alternativa Revolucionária Socialista (Devrimci-Sosyalist Alternarif –ARS)’dan yoldaşları kapsıyor. Diğeri, Sao Paulo’dan bir örgüt, gerek Sao Paulo’da gerekse de Minas Gerais’teki mücedalelerde geçmişi olan işçilerden oluşan CLS (Sosyalist Özgürlük-Kollektif). Minas Gerais, CLS’nin özellikle sosyal hareketler (topraksızlar köylüler hareketi ve matbaa işçileri) içerisinde önemli bir tabanının olduğu çok önemli bir eyalet. Başka iki örgüt (Bunlardan bir tanesi Socialismo Revolucionario, CWI’ın Brezilya seksiyonu, ç.n.) blokta yer alıyor. „Dörtlerin Bloğu“nun bir dizi toplantı ve topluma açık faliyetle güçleceğini ve P-SoL’den diğer başka muhalif grupları da kendine çekeğeni umut ediyoruz.

Aynı zamanda, Marksist-Troçkist’lerin biraraya gelmeye başladığı bir süreç devreye girdi. SR’nin son kongresine Dörtlerin Bloğu’ndan örgütlerin temsilcileri katıldı. Bu kongrede SR, bu yoldaşlarla birlikte sayısal olarak güçlü ve daha etkili Marksist bir güç yaratma hedefi belirledi. P-SoL’un şuan işçi sınıfının yeni katmanlarını içine katamadığı için bu hedefleri sadece parti içindeki faliyetlere yoğunlaşılmasıyla ulaşılamayacağı açıktır. İşletmeler düzeyindeki mücadele bir o kadar önemli, belki de en önemlisi. P-SoL potansiyelini daha tüketmedi. “Lulaizm”in ve PT’nin çöküşü, başka önemli katmanların umutlarını P-SoL’a taşımısına neden olacaktır. Yeni bir işçi partisinin kurulmasının bir gerekçesi de, onun işçi sınıfına ve sola, şimdiye kadar dağınık olan güçlerini bir araya getirme imkanı sunmasıdır.

Bunun gibi yeni partiler, gelecekte işçi sınıfının gelecekteki başarılarını garantileyebilecekleri politikaların detaylandırılıp oluşturulduğu tartışma arenalarıdır. İşlevli bir Marksist-Troçkist omurganın böyle bir parti içindeki varlığı, partinin başarısının temel belirleyenlerindendir. Bu olmadan, P-SoL’da dahil olmak üzere bu partiler, başlangıçta başarılar elde etseler de, duraklayıp, hatta inişe geçip politika sahnesinden kaybolurlar. Bu olumsuz durum, öyle görünüyor ki, Marksizmin parti içindeki etkisinden dolayı, Brezilya’da olası degil.

Brezilyalı Marksistlerin görevi,bütün dünyadan Marksistlerin takip ettiği, büyüyen P-SoL içindeki gelişmelere müdahale edip, kendini reformizmden ve merkezciliğin (lafta devrimci, pratikte reformist) gölgesinden net bir biçimde ayırt etmek, ve P-SoL içindeki solun en iyi güçlerini biraraya toplamaktır. Bu hedefe doğru ilk adım, perspektif, taktik, strateji ve örgütlenme açısından net bir anlayışa sahip güçlü bir Troçkist örgüt yaratmaktır. Kapitalizm krize doğru gidiyor, fakat bu, solun bundan otomatik olarak faydalanacağı anlamına gelmiyor. Bunun yapılabilmesi için yeni işçi partilerinin kurulması gerekiyor. P-SoL’daki gelişmeler, dünyadaki bütün marksistler tarafından, başka yerlerdeki benzer durumlardan dersler çıkarmak için, heycanla takip edilip, iyice incelenecektir.

Committee for a workers' International publications

p128

p248 01

p304 02

imgFooter1